31.01.2015

YAŞAM NEDİR?


Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilmeden....

Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan...

Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken... Mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde...

Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgara karşı çığlıklarla birlikte.



Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye. özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpa bilmek, rüzgara baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla Çırpınamazdı damlalar karşısında. Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...

Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için... Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim. Deniz olmak istedim, yaşımı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden...

Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olmadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle. Sevdim onu...

Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte. Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim. Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım. Yerimde duramaz hale geldim.

Güneşi özledim. Yıldızlara merhaba demek istedim. Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...

Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım. Nereye gittiğimi bilmeden... Sadece yaşamı öğrenebilmek için aktım.
Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşam, sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda...

Büyümek istedim. Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim. Aktım gökyüzünün görünmediği Issız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşinde sürükleyerek, başkaldırırcasına... Başkaların rüzgarla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum. Onları seyredebilmek için yavaşladım. Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı, rüzgarla dans mı diye... Cevap vermediler bana...

Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.

Sonra bir sabah, daha güneş Işıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm. Gördüm orada canlılığı, başkaldırmış lığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim. Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla... Yaşamı istedim ondan...

Dokunduğunda denize, balıklar kaçtı benden, Suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum.

Yaşam gizlenmiş güzellikler midir, diye sordum denize. Cevap alamadım. İnsan olmak istedim. Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye. Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle. Büyümeye başladım. içinde olduğum insana fark ettirmeden. Büyüdüm, büyüdüm...

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi. Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim. Güneşe sarılmak istedim.  Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim.

Yaşamı İnsanlara sormak istedim. Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden. Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi.

Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte...

Sordum insanlara yaşam nedir diye?...

Cevap veremediler...

Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime...

Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi Sınırsızca sevdim birisini...

0 zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR...

SADECE SEVGİ.


30.01.2015

CENNETİ SATIN ALMAK


Son dersin sonuna gelinmişti.

Öğrenciler çıkmak için sabırsız|anıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular.
Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:


"Hayrola Ali," dedi. "Eve gitmeyecek misin?"

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

"Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim"

"Peki," dedi öğretmeni. "Ne söyleyeceksin bakalım?"

"Ahmet arkadaşımız var ya..."

"Evet, ne olmuş, Ahmet'e?"

"Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pek iyi şeyler koymuyor."

"Eeee?"

"Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?"

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı.
Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadar ıyla ailesinin durumu iyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi.
Zengin bir ailenin çocuğu olmamasına rağmen, yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:

"Dur bakalım Ali." dedi. "Bildiğim kadarıyla sizin de maddi durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?"

"Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum".

"Nerede çalışıyorsun ?"

"Simit satıyorum"

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi?
Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan öğretmen, Ali'ye döndü:

"Büyüyünce ne olmak istiyorsun Ali?"

"Çok zengin bir işadamı... "

"Niçin?"

"İnsanlara daha çok yardım etmek için...."

"Güzel," dedi Nurhan Öğretmen. "Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pek iyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. istersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?"

"Olmaz," dedi Ali. "Şimdi yapmalıyım."

"Neden olmaz?"

"Üç sebepten dolayı olmaz. Birincisi; bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi; "Ağaç yaşken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem, büyüdüğünde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli:

Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar, büyük işadamı olamazlar."

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu.

"Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım," dedi.

"Açıklayayım öğretmenim,"dedi Ali.

"Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını Veremem. Allah, cenneti gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre cennetin fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem, birkaç simit parasıyla cennete girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu? "

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masanın üstünde kaldığını fark etti.

Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu.

Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle ki bu paralar, bu bozuk liralar simit paraları, cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı.


Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadik,

"Bozuk simit paraları ile cenneti satın almak, bozuk simit paraları ile cenneti satın almak...." diye Nurhan öğretmen'in sayıkladığını duydu.

Bekçinin hayretler içinde "Ne dediniz hocam?" demesini bile duymayan Nurhan Öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alacakaranlığına karışıvermişti.

29.01.2015

BAHANE


Baba, bir hafta iş yoğunluğundan sonra Pazar sabahı kalkmış, eline gazetesini almış ve akşama kadar oturup dinlenecek olmanın keyfini çıkartmaya başlamış.

Ama bunları düşünürken, oğlu yanına gelerek kendisini parka götürmek için geçen hafta söz verdiğini hatırlatmış.

Canı hiç dışarıya çıkmak istemediği için bir bahane bulup evde oturayım, dinleneyim diye düşünmüş. Birden gazetenin promosyon olarak verdiği dünya haritası gözüne ilişmiş.

Bu haritayı hemen parçalara ayırmış ve oğluna uzatmış, "Bu haritayı birleştirebilirsen hemen gidelim parka." demiş.

Ardından da içinden derin bir oh çekmiş ve,

"Dünyanın coğrafya profesörlerinden birini getirsen yine de toplayamaz bunu, iyi akıl ettim." diyerek sevinmiş.

Aradan 10 dakika geçmeden çocuk koşarak babasının yanına gelmiş.

"Baba, haritayı düzelttim. Parka gidebiliriz" demiş.

Adam önce inanmamış ve görmek istemiş. Görünce de şaşırarak nasıl yaptığını sormuş.

"Bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı...."

"İNSANI DÜZELTİNCE, DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELDİ!"


28.01.2015

TATLI CADI


Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verirse hayatı kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi için 1 sene süresi vardır. Soru şöyledir:

'KADINLAR NE İSTERLER?'

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusudur. Ancak, kralın fazla bir tercih hakkı yoktur.

Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır ama soruya tam doğru yanıtı bulamaz.

Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir. Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider. Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.

Cadı, cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı, en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir. Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar, krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli olmayacağını söyler ve cadı dan cevabı alırlar.

"KADINLAR HER ZAMAN KENDİ ÖZGÜR İRADELERİYLE KARAR ALMAK İSTERLER."

Kesinlikle doğru olan bu cevap sayesinde, kralın hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür. Nihayet şövalye için en kötü an yani, gerdek gecesi gelir.
Ancak...
Odaya girdiğinde karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür. Şövalye şaşırır ve sorar.

"Sen de kimsin?"

Kadın cevap verir:

"Ben evlendiğin cadıyım. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri çok güzel olurum ya da gündüzleri çok güzel ve geceleri son derece çirkin olurum. Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin."

Şövalye çok kısa bir süre düşünür. Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mi?

"Nasıl almak istediğine sen karar ver lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."

Cadı bu karar karşısında çok sevinir.

"Sen bana seçme özgürlüğünü verdin ve beni kısıtlamadin şövalyem . Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve saygılı biri olarak gözükeceği. "

KADINLAR, İSTER SON DERECE GÜZEL İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN....
HER ZAMAN CADIDIRLAR. :)
AMA TATLI...

27.01.2015

ÖRGÜTSEL TÜKENMİŞLİK


Tükenmişlik, sözlük anlamı olarak gücünü yitirmiş olma ve çaba gösterememe durumudur.

Tükenmişlik kavramı ilk olarak 1974 yılında Freudenberger tarafından insanlarla yüz yüze iletişim gerektiren, öğretmenlik, avukatlık gibi meslek gruplarında işe karşı ilginin
ve duyarlılığının azalması ve düşük başarının yanında fiziksel, duygusal ve zihinsel yorgunluk olarak ele alınmıştır.

Tükenmiş birey, bedensel ve duygusal olarak işini etkin bir şekilde yerine getirememektedir.


Örgütsel tükenmişlik, çalışma hayatında genellikle hizmet sektöründe çalışanların işe bağlı tutum ve davranış değişikliğini ifade etmektedir. Bunların yanında çalışanlarda, kronik yorgunluk, çaresizlik, ümitsizlik, negatif bir benlik kavramının gelişmesiyle oluşan fiziksel, duygusal ve zihinsel olmak üzere üç boyutlu bir tükenmişlikten bahsedilmektedir. Özetle tükenmişlik, insanlarla iletişim içinde bulunulan meslek dallarında görülen duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı hissi olarak ifade edilmektedir. Tükenmişliğin sonuçları olarak, çalışanın mesleğinin anlamı ve amacından kopması ve hizmet verdiği insanlarla gerçekten ilgilenmiyor olması söz konusudur.

Fiziksel tükenmişlik belirtileri, kronik yorgunluk, uyku bozukluğu, kronik ağrılar, olabileceği gibi nefes darlığı, ülser gibi önemli hastalıklar olarak da ortaya çıkmaktadır.

 Duygusal belirtiler; depresyon, mutsuzluk, güvensizlik, çaresizlik, kızgınlık,
işe gitmeme isteği, sürekli aile ve iş hayatında çatışmalar şeklinde sıralanabilmektedir.
Davranışsal belirtiler ise; kinizm, ani duygusal patlamalar, uyumsuzluk, içe kapanma, iletişim eksikliği, alaycılık vb. şeklinde görülmektedir.

Tükenmişlik stres ile karıştırılmamalıdır. Stres kısa bir süreç sonucunda ortaya çıkabileceği gibi geçici de olabilir.

Oysa tükenmişlik kendisinden beklenen iş talebi ile kişisel kapasitesi arasında uzun süreli dengesizlikler sonucu bireye göre işinin anlamsızlaşması ve işinden yabancılaşması ile gerçekleşir.

Örgütsel tükenmişlik işgörende yarattığı fiziksel,duygusal ve davranışsal olumsuz etkilerin yanı sıra örgüte de zarar vermektedir.

Kendini tükenmiş hisseden çalışanların performanslarının örgüt performansına olumsuz etkisinin yanı sıra bu durumdan çalışma ortamının ve diğer çalışanların da olumsuz etkilenmesinin yarattığı sonuçlar bulunmaktadır. Bu nedenle tükenmişliği önleyebilmek
ya da etkilerini ortadan kaldırabilmek için ergonomi çalışmalarının, iş analizi ve iş etüdü çalışmalarının etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Böylece, çalışanların boşta ya da aşırı iş yükü altında kalma oranları düşecektir.

Kararlara katılma, iş genişletme, iş zenginleştirme, yetki devri, personeli güçlendirme gibi yöntemlerle de çalışanların motivasyonları arttırılabilir.

26.01.2015

SEVEN ADAMLA PAPATYA


Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek bahçesinde bulmuş kendini. Bahçedeki çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.

Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara. Etrafına bakmış, hiçbir Çiçek bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan bir ağaç görmüş ve Onun yanında bir papatya.


Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.




Papatya o kadar güzelmiş ki.... Sevgisiz insan sevgiyi tanımış. Buna Şaşırmış. Alışamamış, ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış, rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş, oturmuş.... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş.


Papatyanın zarar görmesinden öylesine korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza dek sürmesini çok istiyormuş...


Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyormuş... Sevgiyi Öğrenen adam, gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı ve yanına almayı istemiş.


Onu bu bahçeden koparmak Ona çok doğru gelmiş çünkü onu yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.


Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş, koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş, direnmiş, Seven adam anlayamamış bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya. Aklı 0 zaman neredeymiş, kim bilir...


Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş... Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki, soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi, adam bunu görse de anlayamıyormuş. Papatya soldukça üzerine daha çok titriyor, iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış öğrenen adam, en sonunda dayanamamış ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.


Tüm dünyaya ne mutlu....


0 bilgisiz adama ne mutlu ki, papatya her şeye rağmen direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki, o her şeyden çok sevdiği papatya boynu bükük kalmış.... Seven adam işte o noktada görmüş ve anlamış ;  yaptığının acısını ona öyle bir Izdvap vermiş ki, sendeleyip yere düşmüş.


Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam. Hayata kendini ilk defa haksız, ilk defa bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak para etmezmiş, üzülmek de. Güneş de hemen fayda etmezmiş papatyaya.


Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması gerektiğini görmüş, gözündeki perdeler kalkınca....  Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş, rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de üzerinde gölge etmeye...


Papatya, tekrar mutlu bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece, yakınında olacakmış çünkü...


Çiçeğin Ona ihtiyacı olacağı bir zaman olursa, o da o anda çiçeğinin, papatyasının yanında olacakmış.


Seven adam, papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu sonsuza dek sevecekmiş. Çiçek isterse uzakta, isterse yakında...


Çünkü seven adam için değerli olan tek şey varmış, oda çayırda tek başına ayakta durmaya çalışan, eşi benzeri olmayan güzellikteki o tek papatya.

25.01.2015

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881-1938)


1881 yılında Selanik' te doğan ve Osmanlı İmparatorluğu' nu Türkiye Cumhuriyeti' ne dönüştüren kurtuluş mücadelesini başlatan ve yöneten komutan, reformist bir liderdir. Atatürk' ün sahip olduğu liderlik özellikleri ile ilgili bir kaç anektod sunmak ya da sözlerini sıralamak Atatürk' ün nasıl bir lider olduğunun kanıtı olacaktır.

Sıra Dışı Olma

Kendini başkalarının sınırlarıyla sınırlamamak 'ilk' olmaktan çekinmektedir. 'İlk Anayasanın görüşüldüğü sıralarda tutucu milletvekili bir hukukçu Mustafa Kemal' i zor durumda bırakmak için, kendine bir soru yöneltti.

- Kurmak istediğiniz yöntem nedir? Bunu bir tek hukuk kitabında bile bulamazsınız. Mustafa Kemal milletvekilinin bağırarak konuşmasına karşı soğukkanlılıkla cevap verdi.

-Her şey önce uygulanıp denenmelidir, ancak ondan sonra ilke ve kurallara dönüşür. Ve bakışlarını milletvekiline yönelip sert bir sesle ekledi:

- Ben onu kurayım, ondan sonra siz kitaba yazarsınız'

'Her zaman herkese sorular soran ve imtihana çeken Atatürk' e arkadaşları bir gün sordular. -Lütfen cevap verin bakalım, dahi kime derler? Atatürk hemen cevap verdi.

-Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul ettiği şeyleri, ilk ortaya koyduğu zaman, herkes onlara delilik der.'

Strateji Bilincine Sahip Olma

İngilizler ile bir görüşme yapılacak. Fakat İngiliz sefiri İngiltere ile yapılacak bu antlaşmaya karşıymış. İngiliz sefiri davet edilmeden toplantı yapılamıyor, davet edilirse olumsuzluk yaratacak. Yetkililer ne yapacaklarını şaşırdıklarında Atatürk' e gidiyorlar.

-Ne emrediyorsunuz? Ne yapalım Paşam?

-Bu toplantıyı Köşk' te yapalım. Görüşme yapılmak üzere Atatürk dahil taraflar Köşk' te toplanır. Durum açıklandıktan sonra İngiliz sefiri söz ister. Mustafa Kemal, sefire,

-Size söz vermiyorum! der. Sefir şaşkın halde,

-Niçin ekselans? der. Mustafa Kemal şöyle cevaplar.

-Siz benim şahsi dostumsunuz. Kesinlikle benim tarafımda konuşmak istersiniz, o zaman işin tarafsızlığı bozulur. Biz ikimiz susalım onlar konuşsunlar'

Olacakları Tahmin Edebilme

'Olayın gidişine bağlı kalma, bana göre kaderciliktir. Tam tersine olayların nasıl gelişebileceğini gerçeğe yakın olarak önceden kestirip karşı önlemlerini düşünüyor, zamanı gelince hemen uygulamaya geçmeye hazırlanıyordum.'

'Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin cephesini değiştireceği görülecektir. Sinema dünyanın en uzak uçlarında oturan insanların birbirlerini tanımalarını, sevmelerini temin edecektir. Sinemaya layık olduğu değeri vermeliyiz.'

Vizyon Sahibi Olma

'Benimle beraber yola çıkanlar, kendi görüş ufuklarının sonuna erince birer birer beni bıraktılar. Ufuklara kadar görüyoruz. Onun ötesini görmeye çalışacağız. Başarı, yeniliğe bağlıdır. Hayata dair kanunların, zaman içinde değişmesi, gelişmesi, ve yenilenmesi zaruridir. Hiç bir zafer gaye değildir. Zafer ancak kedisinden daha büyük olan bir gayeyi elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. Gaye fikirdir. Zafer, bir fikrin gerçekleştirilmesine hizmet ettiği oranda kıymet ifade eder. Bir fikrin gerçekleşmesine dayanmayan zafer kalıcı olmaz. O boş bir gayrettir. Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir dünya doğmalıdır. Yoksa başlı başına zafer boşa girilmiş bir gayret olur'

24.01.2015

İŞ TATMİNİ


Tatmin; bireyin isteği bir şeyin gerçekleşmesini sağlama, doygunluğuna erme, doyum anlamındadır. Tatmin tanımdan da anlaşılacağı gibi, bireyin beklentileri doğrultusunda oluşan bir kavramdır.

Bir insanın yaşamının oldukça büyük bir kısmı uykuda ondan sonra da iş yerinde geçmektedir. Bu durumda iş tatmini insan farkında olmasa da oldukça önemli bir konudur. İş tatmini; en basit ifadeyle, işgörenin işi ile ne kadar mutlu olduğudur.

İşin kendisi: İşin gereklerinin ve işin yapısının çalışana uygunluğu önemlidir.

Çalışma Koşulları: Genel olarak gürültüsüz, temiz, iyi aydınlatılmış, iyi havalandıran, çok sıcak ya da çok soğuk olmayan, ulaşım olanakları olan, insan sağlığına uygun bir ortamın gerekliliği ifade edilmektedir.

Ücret: Çalışanda en fazla iş tatmini sağlayan konulardan biri yaptığı iş karşılığında aldığı maddi değerdir.

Yönetim Tarzı: Yöneticilerin tarzı, iletişim yöntemleri, çalışanların fikirlerini alma ve onları kararlara katma dereceleri, çalışanlara destek olma gibi yönetimsel konuların iş tatmini üzerinde etkisi vardır.

Çalışma Arkadaşları, Takım Çalışmaları ve İş Birliği: Çalışanlar arası uyum ve koordinasyonun olduğu bir çalışma ortamı iş tatminini artıracaktır. Çalışma arkadaşlarıyla iletişim ve uyumun yüksek olduğu ortamlarda işbirliği ve takım çalışmaları da daha etkin düzeyde sağlanacaktır. Bu bağlamda işgörenlerin sosyal ihtiyaçları çerçevesinde iş arkadaşları ile anlaşabilmek ve uyumlu çalışabilmek işlerindeki tatmini de arttırıcı etki yaratacaktır.

İşletme Misyon ve Politikaları: İşletmenin misyonu, amaçları ve politikalarının tüm çalışanlar tarafından bilinmesi ve benimsenmesi uygulamalarındaki haksızlıkları ortadan kaldırarak daha adil bir ortam yarattığından iş tatminini arttırır.

Taktir ve Ödüllendirme: Çalışanların işlerindeki başarılı ve bu başarının fark edilerek, geri bildirim ve manevi ödüller olarak çalışana dönmesi iş tatminini arttırıcı bir unsurdur.

Terfi: Performans değerlendirme sonuçlarına bağlı olarak işgörene terfi olanaklarının sunulması ve elde ettiği başarı ve performansla orantılı olarak çalışanlar tarafından bilinen açık ve adil bir terfi sisteminin olması iş tatminini oldukça arttırıcı bir unsurdur.

Eğitim Çalışmaları: İşgörenlerin performanslarını arttıracak düzeyde ve nitelikte olduğuna inanılan, sistematik ve etkin eğitim programları çalışanın terfi olanakları, performans artışı ve başarı getireceği düşüncesi temelinde iş tatmini yaratır.

İletişim: Çalışanların astları ve üstleriyle iletişimin yeterince açık olması, birbiriyle rahatlıkla iletişim kurabilmeleri de performanslarını elde edecekleri sonuçların başarısını ve dolayısıyla da iş tatminini arttıracaktır.


İş Güvenliği ve İş Sağlığı: Çalışanlara yönelik sağlık ve güvenlik önlemleri, ortaya çıkacak bir sağlık sorunlarına, iş kazalarına alınan önlemler ve sorun çıktığında çözüm üretebilme becerileri, sağlık güvencesi ve sigorta uygulamaları çalışanın iş tatmini üzerinde etkilidir.

23.01.2015

DÜNYA TARİHİNDEKİ BAZI LİDERLERİN VE DÜŞÜNÜRLERİN LİDERLİĞE BAKIŞ AÇILARI


Birçok düşünür en eski çağlardan beri, liderlik konusunu tartışmaktadır. Bunlar arasından önemli bir kaç düşünürün özellikleri, liderlik hakkındaki fikirleri ve uygulamaları incelenecektir.

JÜL SEZAR - GAİUS JULİES CESEAR (M.Ö.100 -M.Ö.44)

500 yıllık Roma Cumhuriyeti' nin Roma İmparatorluğu' na dönüşmesinde kritik rol oynayan Romalı askeri lider, politikacı ayrıca edebiyatçıdır.

Hayatına dair pek çok şey 'Yorumlar' adlı eserinden elde edilmektedir. Gelmiş geçmiş en başarılı ve en büyük askeri stratejik ve taktikçilerden biridir. Jülyen takviminin de yaratıcısı olan Sezar, cumhuriyet rejimini değiştirip imparator olduktan sonra pek çok reform yapmış ve üç diktatörlük dönemmiş ardından hayat boyu diktatör ilan edilmiştir. Aslında Roma' daki karışık durumu düzenlemesi için Senato tarafından
başa getirilen ilk diktatördür.

Aykırı bir lider, dahi bir asker, iktidar tutkunu ve zeki stratejist olan Sezar, kendisini imparator ilan etmesinden sonra, sayıca çok fazla olan, Gallilere karşı geliştirdiği stratejileri ile çok parlak bir zafer kazanmıştır. Sezar her türlü durumda ve koşulda çok başarılı bir konuşmacıydı ve güçlü bir hitabete sahipti. Üvey oğlu Brutüs' e fazla güvenmesi yaptığı hatalardan biriydi.

BÜYÜK İSKENDER - ALEXANDER THE GREAT (M.Ö.336-M.Ö.323)

Ünlü Makedonya Kralı 3000.000 kişilik ordusunu Yunanistan' dan Hindistan' a kadar oldukça zor koşullar altında bile savaşmaya götürmüştür.

Çöl sıcağına ve Hindistan' ın çevre koşullarına alışık olmayan ve yollarda susuz kalan askerlere kendisini takip ettirebilmiştir.

Lider zorlukları, mahrumiyetleri, riskleri ve tehlikeleri izleyicileri ile eşit koşullarda paylaşmalıdır.

Yunanlı ünlü tarihçi bir yazar olayı şu şekilde anlatmaktadır. 

'Herkes gibi İskender' de susuzluktan bitap düşmüştü ama adamların başında yaya olarak
ilerlemekten geri kalmıyordu. Devam etmek için yapabileceği tek şey buydu. Onun da kendileri gibi aynı koşulları paylaştığını gören adamları ıstıraba daha fazla ve daha kolay dayanabiliyordu. Güçlükle ilerlerken keşfe çıkmış bir kaç piyade bir parça su bularak
İskender' e getirdiler. Hediye için teşekkürünü dile getiren İskender, içi su dolu miğferi aldı ve tüm askerlerin gözü önünde suyu toprağa döktü. Bu sadece dayanıklılığın değil liderliğinde bir kanıtıdır'

Büyük İskender savaşta cesareti ile ünlüdür. Manevi niteliklerinin yanında cesareti de askeri meziyetlere örnek olmuştur. Ordusunda sağladığı birlik ruhu ve takım çalışması ile oldukça etkileyiciydi. Eski Yunanlılar doğaları gereği, Homer(Homeros)' in de ifadesiyle 'daima diğerlerinden ilerde ve üstün olan rekabetçi ve bireysel ruha sahipti.

İskender her şeyden önce çok büyük bir hayale, bir rüyaya yani vizyona sahipti. Yunanlıların lideri olarak vatandaşlarını kendi amacına inandırdı ve
bir amaç doğrultusunda birlik ruhu geliştirdi.

NAPOLYAN BONAPARTE (1769-1821)

Fransız genera eşi benzeri görülmez akımlara neden olmuş olsa da oldukça etkili bir dehaydı. Askerler gönüllü olarak seçiliyor ve gerek maddi gerekse manevi (madalya gibi) ödüllerle moralleri yüksek tutmaya çalışılıyordu. Ordu, çevik ve hareketli olabilmeliydi, çabuk toplanabilmeliydi.

Hızlı ve esnek hücum edebilen ordusunu yönetebilen ve her savaş için yeni taktikler belirleyen bir liderdi.Savaşın kazanılmasında niceliksel farklara değil, taktiklere güvenirdi. İnsan ruhuna hitap edebilen karizmatik bir liderdi. 

Ona göre lider, umut ticareti yapan kişiydi.

Napolyon' un liderlikle ilgili fikirleri şöyle sıralanmaktadır.

'Kızgınlık anında konuşan lider, her zaman yanılır. Duygularınız taşarken odaklanmalı, öncelikler belirlenmeli ve esnek olmalısınız.

Tüm dünyayı kontrol edemezsiniz. Liderin görevi kriz yönetimidir ve krizlerin bile öncelik sırası vardır.

Bir lider, gözlerinin içine bakarak konuşmalıdır. Bir insanın gözlerine bakarak konuştuğunuzda onun varlığını kabul etmiş olur ve sözlerine tepkisini ölçebilirsiniz'

Ayrıca ders alınabilecek diğer bazı sözleri de,

'Size sadece bir tavsiyem var, bilge olun!

Bir düşmanla sık sık savaşmamalısınız, aksi taktirde ona bütün savaş taktiklerini öğretirsiniz.

Bir çok insan başarısız olur, zira başarısız planlar yerine yeni planlar yaratmada gayretleri yoktur.

Şehidi şehit yapan sebeptir, ölüm değil!' şeklinde sıralanmaktadır.

Bir savaşı kazanmak için ne gereklidir sorusuna 'para para para' diye cevap veren Napolyon, ayrıca ünlü diyalogu ile de anılmaktadır.

İspanya Kralı İspanya' yı aldıktan sonra 'Sen para için savaşıyorsun. Biz ise şerefimiz için!' diye haykırır.


Napolyon cevap olarak 'Herkes kendinde olmayan şey için savaşır' der.

22.01.2015

İŞ GÜVENCESİ TAZMİNATININ TANIMI VE ŞARTLARI


İş hukukunun temel amaçlarından biri, işçinin feshe karşı korunmasıdır. İşçinin feshe karşı korunması çerçevesinde başvurulan hukuki önlemlerin bir yönü, işçinin yapmakta olduğu işini koruması amacına yöneliktir. Böylelikle, çağdaş iş hukuku, iş güvencesi ile öncelikle işçinin işini korumayı amaçlar.

İşçinin feshe karşı korunmasının bir diğer amacı da, aynı zamanda geçim kaynağı olan ücretten yoksun kalmasını önlemektir. Dolayısıyla, işçinin işini kaybetmesini zorlaştıran ve işini kaybetmesinden dolayı uğradığı zararı azaltmaya yönelik önlemlere iş güvencesi adı verilir. Bununla beraber iş  güvencesinin amacı, mutlak olarak iş ilişkisinin devam ettirilmesi değildir.

İş  güvencesi ile amaçlanan , işçinin işine sebepsiz ve sınırsız olarak son verilmesi durumunun ortadan kaldırılmasıdır.

İş kanunu 19. Maddesinde işverenlere hizmet akitlerine ilişkin fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve bu bildirimde fesih sebebin i açık ve kesin şekilde belirtmek yükümlülüğü yüklenmiştir.

İş sözleşmesi feshedilen işçiler, fesih bildiriminde sebep gösterilmemesi halinde veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı iddiasında oldukları hallerde, fesih bildiriminin tebliğ tarihinden itibaren 1 ay içinde iş mahkemesinde dava açabilirler. Bu tür davalarda feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükü işverendedir. Buna karşılık işçi eğer gerçek fesih nedeninin farklı olduğunu ileri sürerse ispat yükü artık ona geçer.

İşverenin geçerli bir sebep göstermediği veya gösterdiği sebebin geçerli olmadığı hallerde mahkeme, feshin geçersizliğine karar verir. Bu gibi hallerde işveren işçiyi bir ya içinde işe başlatması gerekir.

İşveren bu durumda, işçinin başvurmasına rağmen bir ay içinde onu işe başlatmazsa, işçiye en az dört, en çok sekiz aylık olmak üzere bir tazminat ödemeye mahkum edilir. İşverenin ödemeye mahkum edildiği bu tazminata iş güvencesi (işe başlatmama) tazminatı adı verilir.

İş güvencesi tazminatı öğretide ‘işe iade davası sonucu hakkında yapılan fesih işleminin geçersizliğine ve eski işine iadesine karar verilen işçinin işverence işine iade edilmemesi ihtimali için hükmedilen bir tazminat’ olarak tanımlanmıştır.



20.01.2015

YETENEKLERİN ÜCRETLENDİRİLMESİ


Ücret, üretime emeğiyle katılanların üründen aldıkları pay ya da kısaca üretime katılan emeğin fiyatı olarak tanımlanmaktadır.

Yetenek yönetiminde ücretler, işverenler tarafından yetenekli insanları cezbederek işe almak ve bu işgörenlerin istihdamına süreklilik kazandırarak elde tutmak amacıyla kullanılır.

 Her ne kadar araştırmalar işe bağlılık ile ücret arasındaki ilişkinin düşük seviyede olduğunu söylese de Maslow' un ve Frederick Herzberg' in de tespit ettiği gibi, ücretin çalışan motivasyonunda belirli bir etkisi bulunmaktadır. 

Bu etki ücretin çalışanın kabul edilebileceği düzeyin altına indiğinde işgörende tatminsizliği olarak kendisini göstermektedir. Hatta günümüzde çok iş adayına göre de yeni bir işe
girmede ücret paketi birinci etmen olarak görülebilmektedir.

Yetenek yönetiminde çalışanlara ödenecek ücret işletmenin amacına ulaşması için çalışanların güdülenmesine uygun ve gerekli sayı ve nitelikteki çalışanın
işletmeye çekilebilmesi istihdamını, elde tutulmasını sağlayacak bir düzeyde olmalıdır. 

Bu amaçla da etkin bir ücret yönetimi sisteminin adil, rekabetçi
ve özendirici, çalışanlarla paylaşılan, esnek bir yapıda olmalıdır. 

İş değerlendirme çalışması ile başlayan ücret çalışmaları sisteminin 'adil' olmasını,
piyasa koşullarını yansıtan ücret aralıkları sistemin 'rekabetçi ve özendirici' olmasını çalışanlarla yapılan paylaşımlar sistemin 'şeffaflığını' ücret aralığının genişliği ise sistemin 'esnek' olmasını sağlamaktadır.

Yetenek yönetiminde geleneksel unvana bağlı ücret skalasını bilgi, yetkinlik, performans ve potansiyele bağlı değişken ücret sistemine dönüştürmek organizasyonun
değerini yükselten uzun dönemli bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım çalışanların ücretlerini beceri ve yetkinliklere bağlarken bunu bir amaca uygun tasarımlanmış bir ücret
sistemi ile de destekler.

Nitekim yetenek yönetimi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Peter Cappelli de yetenek yönetimi yaklaşımında piyasaya uygun, çalışan yeteneğine göre farklılaştırılmış ve kişiye özel ücret politikaları belirlemenin önemini vurgulamaktadır. Cappelli' ye göre önemli ve zor bulunan yeteneklere diğer çalışanlardan daha yüksek ücret ödenmelidir. 

Ücretin yanında işletmeler yetenek matrisine göre farklılaştırılmış esnek yan haklar ve gelişim olanakları ile de yetenekli insanlarını desteklemektedir.

19.01.2015

BEBEKLERDE GAZ NİÇİN OLUR?


Bebeklerde gaz olacaktır.Çünkü bebekler hareketsizlerdir.

 * Bu sebeple erişkinler de ameliyattan sonra ertesi gün yürütülürler. * Bu sebeple bebekler vasıtaya binince çok mutlu olurlar ve sancıları geçer.

* Bu sebeple 4. aydan itibaren bebek sağa - sola dönmeye başlayınca gazı geçer.

 * Bu sebeple insanlar 2-3 nesil önce bebeklerde gaz problemine az rastlanıyordu. Çünkü bebekler şimdiki gibi sabit yataklarda değil, beşik veya salıncakta uyuyorlardı.

 Bebeklerin gazı çkarılırken dik olarak kucakta tutulmaları ve bir kolun üstüne oturtulmaları zararlı değildir. Eski insanların dediği gibi 'geğreği veya omurgası' batmaz.

 Bu dönemde diğer bir sancılanma sebebi, gaz nedeni ile ağlayan bebeklere aç sanılarak fazladan meme/mama verilmesi ile olur.

 Bu durumda bebek kakası altın sarısı renk yerine, yeşil renkte çıkar veya bebekte aşırı bir kusma olur.

Masaj sayesinde hava baloncuğunun sıkıntı verecek kadar büyümesi önlenir, var olan gazın bağırsak düzeyine homojen olarak dağılması sağlanır, sonrasında da çıkmasına yardımcı olunur. 

Bebeğe gaz giderici olarak verilen çaylar, tokluk sağladığı için süt öğününü azaltır. 
Annenin bu çayları içmesi daha uygundur. 

Sütü ile bebeğine aktarır. Bebeklerin doğum sonrasında ilk 15 gün gaz sıkıntısı olmaz, çünkü hazım sistemi ilkel şekilde çalışır, emmeye başladığı anda, bağırsaklar gelen besine yer açmak için hızlıca boşaltım yapar, bu sebeple kakası ishal gibi suludur ve ilk haftalarda günde on, on iki kez kaka yapar, ancak on beş, yirmi gün sonra bağırsak peristaltik hareketlerin başlaması ile birlikte dışkılama azalır ve gaz şikayetleri ortaya çıkar. Balayı süresi bitmiştir!.. 

 Size bebeğinizin gaz problemi ve kaka yapmakta zorluk yaşadığı dönemler için uygulaması kolay ve etkili olan gaz masajını önereceğim.


 Verdiğim her hareketi altı kez tekrarlayın, her masaj hareketinin arkasından bebeğinizin bacaklarını, dizlerden karnına doğru yavaşca iterek ona kadar sayarak bekleyin.

Bu masajı gazı olduğu sırada uygulamalısınız. 
Önce ellerinizi karnınızın üzerine koyarak bekletin, bazen ellerinizin sıcaklığı bile bebeğinize iyi gelebilir. Yumuşak bir ses tonu ile onu anladığınızı, sıkıntı olduğunu bildiğinizi ama onu rahatlatacağınızı söyleyip, izin alın.

 Masajı bitirdikten sonra bebeğinizi yüzüstü çevirerek, sırtına vuruşlar yapın. Bebeğiniz bu pozisyonda iken bacaklarını karnına doğru çekerek karın kaslarını güçlendirip iyi ıkınabilir. 

 Ayşe Öner

18.01.2015

SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN HİKAYESİ


İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, sadakatin adı ise bir serçeye. Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca, küçük köyün üstünde uçmuş serçe ile beraber. Küçük sinekleri, kurtları yemişler,  kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.
Masmavi gökyüzünde dans etmişler, çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler. Birbirlerine ayrılmayacağız diye söz vermiş kuşlar.

Kış gelmiş, göçmen kuş adına yakışanı yapmaya karar vermiş. Serçe ise her zamanki gibi sadık. Sevgi yabana atılmaz bir gerçek. Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için, yaşamaksa önemliymiş göçmen için.

O, baharların tatlı eğlencesiymiş. Sadece gel demiş serçeye benle beraber...

"Başka bir bahara uçalım." Serçe ise,

"Burada bekleyelim," demiş. "yeni baharı."


"Ama kış acımasızdır" demiş göçmen.

"Yaşamayız burada, aç kalır üşürüz."

Serçe, "Hayır!" demiş, "Korunuruz kötülüklerinden kışın beraber"

Göçmen inanmamış serçeye, "Hayır," demiş, "gidelim." Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere, kalmak da aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye. Ve karar vermiş, sevgiyi seçmiş.

Uçacakmış yeni bir bahara...

Göçmen ve serçe çıkmışlar yola fakat serçe zayıfmış, Onun kanatları uzun uçuşlar için uygun değil. Dayanamayacakmış bu yola. Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş ve a hep kaçarmış kışlardan. Hep gidermiş kışın zorluklarından yeni baharlara.

Bir fırtına yaklaşıyormuş. Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış. Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış. Göçmene, "Duralım." demiş, "Artık biraz dinlenelim" Göçmen itiraz etmiş, "Fırtına...." demiş. "ölürüz."

Serçe çok fırtına görmüş, "Kurtuluruz..." demiş. Ama göçmen "Yürü...." demiş serçeye,

"Birazdan okyanuslara varacağız"

Serçe sevgisine uymuş ve peşinden sen bir gayretle gitmiş göçmenin. Birazdan varmışlar okyanusa. Kurtuluşuymuş bu büyük deniz göçmen için, çok iyi bilirmiş bunları.

Ama şerçe ilk kez görüyormuş ve sanki gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi.

Serçe artık dayanamıyormuş, son bir sevgi sesiyle seslenmiş: 

"Artık gidemiyorum... " Göçmen serçeye bakmış, bakmış ve devam etmişe...

Okyanus çok büyükmüŞ, Serçe ise çok küçük.
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük....

Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT....
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET... 

17.01.2015

THE 100


İlk kez hem kitabını okudum. Hem de filmini seyrettim. Film dememek lazım dizisini seyrettim. The 100 tam sevdiğim dizi türleri arasında yani bilimkurgu ve macera.

Kitap sever biri olarak hep duymuşumdur.

 'Kitap daha güzeldi' diye.

Bende öyle umarak okudum kitabını ama size tavsiyem kitabı okumasanız da olur :)

Kitapta, Dünyada radyasyon etkisinden kaçarak uzayda hayat kuran topluluklar var ve dünyanın yaşanabilir bir yer olup olmadığını öğrenebilmek için 100 kişiyi yani 100 suçlu kişiyi dünyaya gönderiyorlar. Buraya kadar dizi ile aynı....

Başrolde dizideki gibi Clarke var ama farklı olan yanındaki isimler şansölyenin oğlu Wells yaşamaya devam ediyor (Dizi de ilk bölümde Wells ölüyor.) ve Clarke ve Bellamy ile birlikte oluyor. ( Dizi de Clarke ve Finn birlikte oluyor.) Oyuncular ve yaşadıkları olaylar dizide ve kitapta Çok farklı.



Tabiki haksızlık etmemek gerekir. Konu aynı kişiler ve olaylar farklı ama diziye çevrildiğinde böyle olması normal olabilir.

Kitabı okuma amacım diziden önde gitmekti ya da bilgi almaktı ama olmadı en üzüldüğüm yanı ise Finn yok kitapta :)

Bilimkurgu ve macera sevenlere tavsiyem diziyi seyredin. Ben çok beğendim.

Kitap için; boşuna okudum diyemem hiç yoktan öğrendim ve paylaştım :))

Geriye kalan 96

16.01.2015

İZMİR SEVDASI


Cemal SÜREYA'nın kaleminden üç şehir:

Ankara, en iyi kalpli üvey ana. Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım. Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana olan Ankara.





Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını, suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.

Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanıyorlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatkâr ufuk çizgisi, 0 nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan 0 şehvetli çizgi. İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.

İstanbul'da ise durum daha vahimdir. Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir istanbul, ama hayat eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider.




Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır. Ama İstanbullunun hırslı kovalamacısında ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kal mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar.

Ama İzmir...

İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmaz da. 0 zaten sizinle beraberdir.

Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız.




Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denize doğru bir göç başlar.

"Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sende arkadan gel." der İzmirliler muzipçe.

Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider. Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan İZM harflerine sevgiyle bakıyorum. Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar.

15.01.2015

KADIN İŞÇİNİN EVLİLİK NEDENİYLE SÖZLEŞME FESHİ


1475 sayılı yasanın 14. maddesinin 1. fıkrasına eklenen bir hüküm ile kadın işçinin iş akdini evlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde kendi arzusu ile sona erdirmesi halinde kıdem tazminatı hakkının doğuracağı belirtilmiştir. Yasal düzenlemeden anlaşılacağı üzere iş sözleşmesini sona erdirebileceği süre evlilik tarihini takip eden 10. günde olabilir, 1 yıllık sürenin dolmasına 10 gün kala da olabilir.

İşe girmeden önce evlenmiş kadın bu hükümden yararlanamaz. 

Evlendiği için kıdem tazminatını alarak işten ayrılan kadın işçinin, yeniden bir işte çalışmaya başlaması halinde hakkın kötüye kullanıldığından bahsedilemez. Her ne kadar çalışma hayatının evlilik ile birlikte gereği gibi yürütülemeyeceği düşüncesi,
aile birliğinin korunması ve kadının aile ile ilgili görevleri yasa koruyucuyu bu yönde bir düzenlemeye yöneltmişse de Anayasal temeli olan çalışma hak ve hürriyetinin ortadan kaldırılması düşünülemez. Kadın işçinin evlilik nedenine bağlı feshinin ardından 
kısa bir süre sonra yeniden çalışmasının gerekleri ortaya çıkmış olabilir.Hatta kadın işçi evlilik nedenine dayalı feshin ardından ara vermeksizin başka bir iş yerinde çalışmaya başlayabilir ve bu durum evliliğin kadına yüklediği görevlerin yerine getirilmesi 
noktasında daha olumlu sonuçlar doğurabilir. 

Bu nedenle daha sonra yeniden başka bir işveren nezdinde çalışması bu hakkı ortadan kaldırmaz.

Kadın işçinin yasanın tanıdığı fesih hakkını kullanması halinde kıdem tazminatı talep hakkı doğar feshin işverence kabul edilmesi gerekmez. Aynı zamanda işçinin işverene ihbar öneli tanıması zorunluluğu bulunmamaktadır.

Evlilik nedeni ile iş sözleşmesini sona erdirmek isteyen kadın işçinin evlilik tarihini takip eden  yıl içinde, işverenliğe dilekçe ve ekinde evlenme cüzdan fotokopisini içerecek şekilde müraacat ederek, kıdem tazminatını talep etmesi gerekir.

Bilindiği üzere kıdem tazminatının ödenmesi için iş sözleşmesinin son bulduğu tarihte, kıdem tazminatının ödenmesi şartlarından birisi olan çalışılmış sürelerin toplam 1 yılı doldurmuş olması gerekir.


14.01.2015

VEDA MEKTUBU


Yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşen ve inzivaya çekilme kararı alan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, yakın dostlarına bir veda mektubu gönderdi. 




Yazarın mektubu, değişik dillere çevrildi ve internet üzerinden yayına verildi.

işte usta yazar Marquez'in duygu yüklü veda mektubu:

"Eğer Tanrı, bir anlık bile olsa, benim bezden bir kukla olduğunu unutarak bana bir yaşam alanı verebilseydi, ondan olabildiğince yararlanırdım.

Muhtemelen tüm düşündüklerimi söylemezdim, ama tüm söylediklerimi mutlaka düşünürdüm. 

Nesnelere bir değer verirdim, neyi temsil ettiklerine göre değil de, daha çok neler ifade ettiklerine bakarak.

Gözlerimizi kapattığımız her bir dakikada altmış saniye ışık kaybettiğimizin bilincine vararak daha az uyur, daha çok düş kurardım.


Diğerleri kımıldamazken daha çok yürür; onlar uyuklarken ben uyanırdım.

Eğer Tanrı bana birazcık yaşam armağan etseydi, basitçe giyinir sonra sadece bedenimi değil ruhumu da çırılçıplak soyarak yüzükoyun toprağa uzanırdım.

Aşık olmaya son verirlerse yaşanacakları gerçeğini bilmeden, yaşlanırken aşık olmayı sonlandırmaları gerektiğini düşünen insanlara ne kadar yanıldıklarını kanıtlardım.

Kanatlar verirdim bir çocuğa, ama kendi kendine, tek başına uçmayı öğrenmeyi ona bırakırdım.

Yaşlılara, ölümün yaşlılıkla değil de, unutmak ve unutulmakta geldiğini öğretirdim.

İnsanlar, sizlerden o kadar çok şeyler öğrendim ki....

Herkesin dağın zirvesinde yaşamayı istediğini, ancak gerçek mutluluğun oraya tırmanabilme biçiminde saklı olduğunu bilmediklerini öğrendim.

Yeni doğmuş bir bebeğin babasının parmağını minik eliyle ilk defa sıkıca kavradığında onu yaşam boyu bırakmayacağını öğrendim.

Bir İnsanın, aşağıdaki bir başka insana sadece bir kez bakmaya hakkı olduğunu, o da onun ayağa kalkmasına yardım ederken olması gerektiğini öğrendim.

Sizlerden öğrenebileceğim o kadar çok şey var ki! Ancak çok azı gerçekten işime yarayacak, zira hepsi bu bavulun içine yerleştiğinde ne yazık ki ben artık ölmek üzere olacağım.

Hep hissettiklerini söyle ve düşündüklerini yap.

Eğer bugün seni son kez uykuya dalarken gördüğümü bilsem, seni sımsıkı kollarımın arasında sarar ve Tanrı'ya ruhunun koruyucusu alabilmesi için dua ederdim.

Seni gördüğüm son dakikalarım olduğunu bilsem, sana "Seni seviyorum" derdim, bunu zaten bildiğini unutarak, göz ardı ederek.

Hep bir "yarın" vardır ve yaşam bize her şeyi daha iyi yapabilmek adına yeni bir fırsat tanır. Ama eğer yanılıyorsam ve 0 gün bize son gün ise, sana, seni ne kadar çok sevdiğimi ve asla unutmayacağını söylerdim.

Yaşlı veya genç, "yarın" kimse için bir taahhüt değildir. Bu gün belki de sevdiğin şeyleri gördüğün son gündür. O halde daha fazla bekleme, hemen bugün harekete geç, çünkü belki yarın hiç bir zaman olmayacak. Ve sen, eminim ki onlara bir "gülümseme" , bir "kucaklama", bir "öpücük" için zaman ayırmadığından, onlardan çok meşgul olduğunu düşünerek son bir istekte bulunmadığın için çok pişman olacaksın.

Sevdiklerini yanında sakla; kulaklarına onlara ihtiyacın olduğunu söyle; onları sev, onlara özen göster; onlara "seni anlıyorum" , "affet beni", "lütfen", "teşekkür ederim" ve daha bildiğin bir dolu sevgi sözlerini sarf etmek için kendine zaman ayır.

Kimse seni, gizleyip kendine sakladığın düşüncelerinIe anmayacaktır. Onları ifade edebilmek için Tanrı'dan güç ve sağduyu dile.

Dostlarına ve senin için değerli olan varlıklara, onların senin için ne kadar önemli olduklarını kanıtla."




13.01.2015

ARZULARIMIN LİSTESİ


Size lotodan sekiz milyon beş yüz kırk yedi bin üç yüz avro çıksa ne yapardınız?

Popüler bir blog yazarı, kendisine ait tuhafiye dükkanı, mutlu bir evliliği ve 2 çocuğu olan  Jocelyne Guerbette’ nin arkadaş ısrarı ile oynadığı lotonun çıkması ve hayatının değişmesini konu ettiği ‘Arzularımın Listesi’ adlı kitabı akıcı ve sürükleyici anlatımı ile bir solukta okudum.

Blog yazarı olarak en dikkatimi çeken yine blog ile ilgili olan bölümleri oldu. Blog yazarlığını günlük yazmaya benzetiyor yazar. Bu açıdan bakmamıştım hiç bloğa.

Kitapta başta sorduğum gibi asıl soru size lotodan ikramiye çıksa ne yapardınız? Bu konuda düşündürücü bir kitap özellikle kitabı sonuna kadar okudunuz ise.

İkramiyesini almaya giden Joceltyne’ i kurumun psikologu ile tanıştırırlar. Psikolog pek iç açıcı konuşmaz. Herkesin değişebileceğini hatta çocuklarının bile değişeceğini anlatır. Bu nedenle Jocelyne ikramiyeyi yakınlarına söyleyip söylememekte kararsız kalır. Ne yapacağına karar vermek için bir süre düşünür, düşünürken ise aldığı 8 milyonluk çeki saklar.

Tabi bu arada hangi insanın aklına gelmez ki arzuladıklarının listesi. Listeler oluşturur hayallar kurar. Ancak ne yapacağına karar veremez, karar verememekte onun sonu olur.

‘‘Babamın 6 dakika da bir yaşadığı döngüleri düşündüm. Aslında her şeyin ne kadar da geçici olduğunu… Paranın hiçbir zaman telafi edemeyeceği şeyleri…

Annemin sahip olamadığı, hayalini kurduğu ve artık ona sunabileceğim şeyleri düşündüm. Nil Nehri’ ne bir seyahat, Saint Laurent marka bir ceket, Kelly çanta, temizlikçi kadın, mükemmel gülüşüne gölge düşüren dişlerindeki o korkunç altın kaplama yerine seramik bir kaplama, Teinturiers Sokağı’ nda bir daire, Paris’ te , Moulin Rouge ve Mollard’ da bir akşam, istiridye yemeği ve torunlar. Şöyle derdi;

‘Anneanneler, en iyi annelerdir. Annenin, bir kadın olmak için yapması gereken çok fazla şey vardır.’ Düştüğü günden beri annemi çok özlüyorum. Ona karşı hep soğuk davranmıştım. Şimdiyse sürekli ağlıyorum. Onu geri getirmek için on sekiz milyon beş yüz kırk yedi bin üç yüz bir avro ve yirmi sekiz senti kime vermem gerekir??’